2 Nisan 2026, TERAZİ Burcu’nda DOLUNAY; Pasif Agresif Bir Dönem!
2 Nisan 2026, TERAZİ Burcu’nda DOLUNAY; Pasif Agresif Bir Dönem!
2 Nisan 2026 günü, İstanbul’a göre 05:12’de DOLUNAY adını verdiğimiz Güneş-Ay karşıtlığı tam halini alıyor. Bu DOLUNAY haritasını yorumlarken aşağıdaki göstergeleri dikkate alıyorum;
- Ay Terazi Burcu’nun 12 derecesinde ve haritanın 7’inci evinde, Güneş ise Koç Burcu’nun 12 derecesinde ve haritanın 1’inci evindedir.
- Sirius kavuşumlu Jüpiter, Ay ve Güneş’e T-Kare yapmaktadır.
- Terazi’nin yöneticisi Venüs Boğa’da, Koç’un yöneticisi Mars ise Balık’tadır.
- Haritanın Yükselen Noktası 0 derece Balık Burcu’dur.
- MC noktası Antares Sabit Yıldızı ve Lilith ile kavuşumdadır. Lilith, Ay ve Güneş ile ılımlı açıdadır.
DÜNYA düzleminde;
- Sirius kavuşumlu Jüpiter’in ABD’nin Güneşi lle Lilith&Antares kavuşumunun ise ABD’nin Yükselen Noktası ile kavuşumda olması, dikkat çekicidir. Bu görünüm, ABD yönetiminin içte ve dıştaki imajının giderek olumsuz bir hale bürüneceğini ve sergilediği savaşçı tutumun arkasındaki yıkıcı niyetleri maskelemesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Dolunay haritasının ABD haritasındaki gezegenlere yaptığı açılar, büyüme ve genişleme çabasının ekonomik dengelerini ve işbirliklerini zora soktuğuna da işaret etmektedir.
- Dolunay haritasının Güneş’i İran’ın güneşi ile kavuşmakta, Mars ise İran haritasındaki Mars-MC kavuşumuna denk gelmektedir. Bu görünüm İran yönetiminin savaşçı tutumunu sürdürmekle birlikte kendi içinde de büyük bir gerilim altında olduğunu ortaya koymaktadır.
- Ekonomik istikrarı ve düzeni koruma arzusunun dünyada barış talebi yarattığı ancak aktif bir girişimin de mevcut olmadığı görülmektedir. Savaş, bulanık suda balık avlanarak devam etmekte, açık iletişim kurulmamakta ve tarafların gerçek gücü ve niyetleri daima perde arkasında kalmaktadır. Ön yüzde görülmeyen ancak arka plandan devam ettirilen pazarlıklar olması çok mümkündür.
- Dolunay Türkiye açısından yoğun bir baskı ve belirsizlik ortamı yaratmaktadır. Dış politika konusunda keskin olmayan ifadelerin devam etmesi beklenir. İçte ise belirsizlik ve gerilimle yürüyen hukuki süreçler gündem oluşturacaktır.
BİREYSEL düzlemde;
Hayatımızda var olan düzeni devam ettirmek adına, ilişkilerimizde, ortaklıklarımızda, işbirliklerimizde alttan alta yaşanan gerilimleri çok açık tartışmalara döndürmekten kaçınabileceğimiz bir zamandır. Sorunları dile getirmek ve hak talep etmek yerine, koşulların bizim açımızdan avantajlı ve harekete uygun hale gelmesini beklemek, bu süreçte de görüntüdeki ”normal” tavrı bozmamak eğiliminde olabiliriz. Çevremizdeki bizden yana rahatsızlığı olan ya da bize yönelik bir rekabet hissi taşıyan insanların da böyle üstü kapalı davrandıkları ve kartlarını açık oynamadıkları bir süreç olabilir. Ancak gerilimin ifade edilmemesi, tarafların gerçek niyet ve taleplerini açığa vurmamaları, net aksiyonlar almamaları, bir sorun olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Dengeleri korumak ya da kısa vadeli çıkarları gözetmek nedeniyle, dürüst olmayan ya da her iki tarafın da özgürlüğünü kısıtlayan bir sistemin sürdürülmesi, uzun vadede baskılanmış olan gerilimin patlamasına engel değildir.
Sinsilik, aba altından sopa göstermek, inkarcılık, sessiz sedasız bir görüntü altında diğer tarafın sınırlarını zorlamak yahut da kendi sınırlarımızın zorlanmasına bastırılmış bir kızgınlıkla izin vermek, bu Dolunay’da en büyük gerilim konusu olabilir.
İyi niyetin ve merhametin suistimal edilmesi kadar, iyilik ve koruma görünümü altına gizlenen bir baskı ve dolaylı güç kullanımı da söz konusu olabilir. Kendimizi birilerinin dilindeki teşekkür sözcüklerine kaptırıp, davranışlarındaki samimiyetsizliği ya da bencilliği görmezden gelmemeye, yersiz fedakarlıklara kalkmamaya dikkat etmemiz yerinde olur. Aynı zamanda birilerinin bize iyilik etme adı altında özgürlüğümüzü kısıtlama yahut da manevi olarak bizi borçlu hissettirerek yönetmeye çalışma ihtimaline karşı da uyanık olmamız gerekebilir.
Güçlü olmak, sert olmak demek değildir. Çatışmaya girmeden kendi tercihlerini uygulamaya devam etmek de büyük bir güç ister. Onaylanmak, doğrulanmak, çıkarımızı bozmamak, korunup kollanmak ya da yüceltilmek gibi kaygılarla, özgürlüğümüzü feda ediyor veya içtenliğimizi kaybediyorsak, bu bizi görünürde güçlü bir pozisyonda tutsa bile, içte zayıf ve bunalmış hissetmemize neden olacaktır. Konforumuzu, ayrıcalıklarımızı ya da ”iyi ve uyumlu insan” görüntümüzü yitirmek pahasına kendi yolumuza gitmek ve bunu kimseyle tartışmaya bile gerek görmemek, öncelikle içimizde özgür ve kendimize dürüst olduğumuzun göstergesidir.
Kim olduğumuz, ne istediğimiz, kendi yolumuzu yürümek adına neleri göze alabileceğimiz konusunda önce kendimize dürüst olabilirsek, bu Dolunayı daha rahat geçiririz. Ne istemediğimiz şeyleri sineye çekeriz, ne aptal yerine konuluruz, ne gereksiz savaşlara gireriz ne de görüntüdeki barışın arka planında yürütülen çekişmelerin başlatıcısı veya kurbanı oluruz.
Güç içimizdeyse, bize verilemez ve bizden alınamaz. İç gücünüze sahip çıkın. Niye sustuğunuzu, ne zaman konuşacağınızı, neyi neden göze alacağınızı bilin ve öyle davranın.
Bu sert günlere Paul McCartney’in mükemmel eseri ile insani bir dokunuş bırakalım;