Dolunay’dan beri bir şey yazmadım. Zira Dolunay’ın da temasını belirleyen – öncü Burçlardaki (Oğlak-Pluto, Koç-Uranüs, Yengeç-Jüpiter, Terazi-Mars) Büyük Kare, bütün gündemi belirledi. Ve bu kare, 23-24 Nisan’da tam açılı bir hal aldı.
Büyük Kare’nin işaret ettiği keskin geçişler, önümüzdeki Yeniay – Güneş Tutulması aşamasında da etkili olacak. Mayıs ayının ortasına doğru karenin açıları giderek büyüyecek ve süreç yavaşça sönümlenecek.
Peki hal böyleyken bize NOOLACAK?
Hepimiz ‘’köşeli’’ deneyimlerin içinden geçmekteyiz… BU KESİN 🙂
Üstelik ‘’ensemizden ayrılmayan gölgeler’’nin tedirginliğini, geçici çözümlerle atlatmak bu ara mümkün değil. Halimiz, bir yerden ya da birilerinden kaçmaya çalışırken ceketinin eteği bir yere sıkıştığı için, olduğu noktaya saplanıp kalan ve uzaklaşmak istediği şeye gafil avlanan çizgi film karakterlerine benziyor.
Geri çekilerek, görmezden gelerek atlatmaya çalıştığımız meydan okumalar, ummadığımız şekillerde önümüze çıkıp, bizi tuzağa düşürüyorlar… Zira ‘’baş edemeyeceğimiz’’ ya da ‘’tam olarak yüzleşmeye’’ hazır olmadığımız için bazı şeylerin üstüne gitmesek de, onları hala fena halde ‘’önemsiyor’’ oluyoruz!
Meydan okumak niyetiyle üzerine yürüdüğümüz durumlarda ise, arkadan dolanıp puan almaya çalışanlar, kaçak oynayanlar tarafından boşlukta bırakılıyoruz… Zira ‘’kendine odaklı’’ bakış açımız bizi hayatı okumaktan mahrum bırakıyor. Delikanlı olacam, kuralları ben koyacam filan fıstık derken, topkek durumuna düşüveriyoruz 🙂
Kendimizi ‘’ iyi’’ hissetmek için, ‘’yeterli’’ olmaya alıştığımız konulara, fazlasıyla abanıyoruz. Ne var ki değişen koşullara uyum sağlamak yerine, bildiğimize tutunmaya çalıştığımız için, umduğumuz kadar etkili ve duruma hakim olamıyoruz… Ve elbette bu bizi acayip sinir ediyor 🙂
Öte yandan, olmayacak duaya bin kez amin desek de, saçımızı süpürge etsek de değişen bir şey olmuyor… Ve maalesef biz sonu gelmeyen ‘’sürdürme’’ inadımız yüzünden ‘’tükenme’’ ve ‘’yetersizlik bunalımına girme’’ deneyimlerini tekrar tekrar yaşıyoruz.
Bu tanımları okumak bile insanın içini acıtırken, yaşamak… Hani tabiri caizse resmen ciğer açıyor!
Ama asıl can alıcı noktayı kaçırmadığımız takdirde, hayatın ceketimizi kapıya sıkıştırarak ‘’aslında bize ‘’kıyak geçtiğini’’ görebiliriz 😉
O çizgi filmlerde kapıya sıkıştığı için panik atağı geçirme noktasına gelen karakterlerin hiç birinin ‘’ceketi çıkartmayı’’ akıl edemediğini fark ettiniz mi?
Peki… Size kapana kısılmışlık, yenilgi, kaçınılmaz bir çöküşe açık hale gelme gibi duyguları yaşatan geçitlerden ‘’tereyağından kıl çeker gibi’’ süzülerek geçmek için, ‘’hangi ceketten sıyrılmanız’’ gerektiğini düşünmeye ne dersiniz?
Hayat insana eziyet etmez!
Kendine eziyet eden insanın ta kendisidir…
Bürünerek korunduğunu sandığı örtüler, gün gelir başına dert, yoluna taş olur da, insan bunu bir türlü görmek istemez.
İşte Büyük Kare’nin işaret ettiği hikmet, artık ayağımıza bağ, üstümüze ağırlık, ömrümüze engel olmaktan başka işe yaramayan örtüleri ‘’fark etme zamanı’’nın gelmiş olmasıdır.
Örtülerimizi çoğu kez bilinçli olarak seçmeyiz! O örtülerin birçoğu bize ‘’genetik hafızamız’’ da denilen, soylar boyu taşınmış sosyal kodların mirasıdır. Ancak bu mirasların bazılarını ‘’zamanın ruhuna uygun’’ olarak kullanmayı beceremediğimiz için, değerlendiremeyiz. Bazılarından ise ‘’mirastır’’ diye vazgeçemeyiz.
Beynin çalışma biçimini araştıran bilim adamları, çocukluğumuzdan itibaren içinde bulunduğumuz ortamların oluşturduğu belirli bir beyin kimyası olduğunu fark etmişlerdir. Bu kimyanın sürekliliği, bazı nöronların devamlı olarak birbirleri ile bağlı halde kalmasına yol açar. Ve bir süre sonra bu nöronların arasındaki ‘’afinite’’ yüzünden, tıpkı bağımlı olduğumuz bir uyuşturucu ya da uyarıcıyı arar gibi, alıştığımız duygusal ortamları oluşturacak kurguları hayatımıza çekmeye çalışırız.
Böyle tekrar eden kurgulara; ‘’bitmeyen kavgaların içinde olma arzusu’’, ‘’kurban rolü’’, ‘’onaylanma beklentisi’’, ‘’ulaşamadığını değerli bulma, ulaşabildiklerini değersizleştirme alışkanlığı’’, ‘’kaybetme korkusundan dolayı aşırı bağımlı olma ya da bağ kuramama eğilimi’’, ‘’daha iyisini hak etmeme inancından dolayı uygunsuz tercihler yapma’’ gibi örnekler vermek mümkündür.
EVVEL’imizde var olan bir senaryoyu yine yine yeniden canlandırıp, BU KEZ BAŞARMA hissini yaşamak, bize HAYATI KONTROL ALTINA ALABİLMEK gibi gelir 🙂
Oysa AHİR’in taşıdığı potansiyel, kendimizle ve dünyayla ilgili ZAN’larımız çerçevesinde bizim oluşturabildiğimiz kurgular ve beklentilerin çok ötesindedir!
Dolayısıyla YOLU çizmeye çalışmak yerine, fark etmek ve KENDİMİZİ yolun koşullarına göre yeniden ve yeniden yapılandırmaktan yılmamak gerekir.
‘’Ayyyy yetti ama! Değiş değiş… Yapılandır yapılandır… Nereye kadar? Ne zaman bitecek bu yapı, tesisat, yıkım, tamirat çalışmaları?’’ diyenleri duyuyor ve gülüyorumm :))))))
Sıkıntı çekmek, değişememiş olmaktan kaynaklanır. Hala aynı yerlerden acı duyuyorsak, bunun anlamı; acıyan yeri açmak ve temizlemek, birbirine aşık olan nöronlarımızın çığlıklarına kulak tıkayıp, yeni beyin kimyalarının oluşmasına zaman vermek yerine, yeni örtüler edinmiş ve bunların değişim olduğunu zannederek avunmuş olduğumuzdur! Biz sadece aynı kurguyu ‘’bu kez maçı mutlaka galip bitirmek’’ için, farklı maskelerle sahneye koymuş olduğumuzdan ötürü, kapıdan geçemez ve acıya yakalanırız.
Zira ceketimizi feda etmek bize feci zor gelir…
Ancak çok bilinen bir bilgelik deyişine göre; ‘’Acı Evren’in Dikkatimizi Çekme Yöntemidir!’’
Evvel ve Ahir arasındaki geçitler, Merkez’in üstümüze gözümüzü acıtacak denli çok ışık tuttuğu zamanlardır…
IŞIKTAN KORKMAYIN!
Zira Evvelimiz de Işık’tır… Ahirimiz de Işığa Varacaktır 🙂
Neşet Ertaş’ın ruhuna rahmet olsun… Bütün türküleri gönüle değer ama ”Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin” başka bir şeydir.
”Gözyaşım Sen Oldun… Kahirim Sensin
Batınım Sen Oldun… Zahirim Sensin
Evvelim Sen Oldun… Ahirim Sensin”
Bir ŞEY vardır bizimle – ve evrendeki her varlık ile – kopmayan bir göbek bağı olan… Biz en çok O’na kızar, O’na baş kaldırır, ama yine O’na sığınırız. Varlık sırrımızı O’ndan alırız… Görünürde giydiğimiz kılıf her ne olursa olsun, O’nun ışığını yansıtırız. Başlangıcımız ve dönüşümüz O’nadır.
Özcan Deniz, ”Neredesin Firuze” filminin bir sahnesinde bu parça ile gönül çelip ciğer dağlar… Ve fakat sürpriz gösteri, Bülent Apla taklidi yapan Ata Demirer’in kıskanç ciyaklamasıyla kesilir :))) Hem film alıntısını koydum. Hem de parçanın tamamını. Keyifli dinlemeler olsun.
Evvelimiz ve Ahirimiz arasında bir geçitte, hepimize ”sönmeyen ışığımızı” fark etmek ve hem kendi ömrümüzü hem de başkalarının yollarını aydınlatacak seçimler yapmak nasip olsun…
Neredesin Firuze’den Alıntı
https://www.youtube.com/watch?v=pri-Dalk31o
Parçanın Tamamı

