Gökler yazın geldiğini kabul etmiyor… Arada bir boşanan yağmurun bizi serin ve diri tuttuğu gibi, astrolojik etkenler de gevşeyip kendimizi ”fazla düşünmek ve uğraşmak gerekmeyen bir akışa” bırakmamıza müsade etmiyorlar 🙂
Durum nedir derseniz;
- 25 derece İkizler’e varan Mars, retro Satürn’e tam karşıtlık yapıyor.
- 28 derece Balık’taki Chiron, Mars ve Satürn’ü tam açılı olmasa da etkili bir T-Kare’ye çekiyor. Üstelik bugün Yengeç’teki AY ile de üçgen konumda olduğu için daha etkili…
- Mars ve Satürn, Kuzey ve Güney Ay Düğümlerini de işin içine katarak bir Mistik Dörtgen oluşturuyorlar. Hatta, Koç’taki Uranüs ve Venüs Kavuşumuna gelen 60’lık açılar, bu Mistik Dörtgeni açık bir mektup zarfı gibi önümüze atıyor :)))
- Bize zarf attığını söylediğim Uranüs & Venüs kavuşumu, AY’a da kare açı yapıyor!
MEALİ;
Hayatı mümkün hale getiren şey ”ARZU”dur. Bir canlının oluşumu dahi, yükseliveren bir arzunun tatmin edilmesi ile başlar 😉
Bizi en büyük sınavların içine sokan, en derin dersleri yaşatan ve böylece olgunlaşıp hayatı daha derinden kavramamıza neden olan şey de arzudur…
ARZU, hayatın önümüze attığı zarf, bizi oltaya getiren yem, kendimizi denememize ve geliştirmemize vesile olan çağrı, bizi üretmeye teşvik eden dürtü, ve yine de sınırlarımızı fark etmemize neden olan uyarıdır.
”Yenilen Pehlivan Güreşe Doymaz!” demişler!
Bin mücadeleden galip çıksak, aklımız hala yenildiğimiz yerde kalır. İnsanın içinde bir yer vardır ki, canının çekip de uzanamadığı meyveye doymaz… Hele de tam o ağaca tırmanırken düştüyse!
İşte bu aralar hayat önümüze ” bir türlü dalamadığımız deniz, bakıp da çıkamadığımız dağ” gibi hissettiren bir şeyleri çıkartabilir.
Bu durumda DÖRT YOLLU BİR KAVŞAK uzanır önümüzde;
- ”Ulan bu defa o meyveyi yiyecem!” diye palas pandıras dalıp, aynı heves yükselişini yaşayabiliriz 🙂 Meyveyi alamadan sırt üstü düşmemiz ve aynı yerden kırılmamız da mümkündür bu durumda, uzanıp, koparıp, ısırıp ”Bu kadar gayret bunun için miydi?” dememizde 🙂 Ya da almiş olmanın heyecanıyla ısırdığımız lokmanın boğazımıza takılıp bizi boğmak üzere olduğunu görebiliriz… Burada fark etmemiz gereken asıl kırık; açgözlü, düşüncesiz, deneyimlerimizden ders çıkartmak için yeterli sabrı ve özeni göstermeyen biri oluşumuzdur. Arzu kara bir hırsa dönüştüğünde bizim kendimizden büyük bir düşmanımız yoktur.
- ”Ben bu ağaca daha önce tırmanmaya kalkıp çok fena düşmüştüm. Uzak olsun o meyve benden! Yeter ki bir daha o can acısını yaşamayayım…” diyebiliriz. Bu durumda, içimizdeki yeniklik hissi ve korkunun temelini fark edip, onu gidermenin bir yolunu bulmak için uğraşmamız gerekir. Zira bizi incitmesinden korktuğumuz şeyi ve incindindiğimiz yeri yok sayarak yaşarsak, o korku hep bizim kendimize olan saygımızdan daha büyük olacak, ve bir yanımız kırık kalacaktır…
- Ağaca tırmanırken duygularımızla değil, her attığımız adımı kontrol etme, dengemizi koruma, ve becerilerimizi geliştirme isteğiyle hareket edebiliriz. Arzunun bizi diğer uyaranlara kör etmesine izin vermemeye çalışır, gerekirse vazgeçip geri inmeyi göze alırız. Amacı, kendimizi eğitmek için bir araca dönüştürebiliriz.
- Ortada tırmanıp da kopartmaya değecek bir şey olmadığını, o meyvenin dalda dururken elde durduğundan daha güzel göründüğünü fark edebiliriz. İçimizde oluşan arzu kıvılcımına göz kırpıp omuz silker, enerjimizi bizim için daha kıymetli olan bir hedefe saklar ve ağacın yanından geçip dümdüz yürür gideriz.
İnsan aslında bütün savaşlarını kendiyle verir…
Bizi değerli kılanın elde ettiklerimiz, değersizleştirenin ise kaybettiklerimiz ya da erişemediklerimiz olduğunu düşündüğümüz müddetçe, merkezimiz zayıftır!
Bu merkezi güçlendirmeden, bu özdeğer problemini halletmeden tırmandığımız her ağaç, girdiğimiz her savaş, kazansak bile bizi bir kayba sürükler…
İnsanı değerli kılan, her durumda dengeli, adil, üretken, ılımlı olmak için gösterdiği çabadır. Bu çaba bizim hayatımızı en tatlı meyve haline dönüştürür 🙂
Morcivert tonlarında bir müzikle kapatayım yazıyı; ”Bu kez o kadar kırılgan olmayacağım!” diyor Tracy Chapman 🙂
https://www.youtube.com/watch?v=3yaH14Gqv_U

