Site icon Juno – Kendi Halinde Bir Yıldız Gözlemcisi

7 Aralık 2018, YAY Burcu'nda YENİAY; Kafalar Binpolar!

by Victor Nizovtsev

7 Aralık 2018 günü, İstanbul’a göre 10:20 itibariyle, YENİAY adını verdiğimiz Ay – Güneş Kavuşumu tam halini alıyor. YENİAY haritasını yorumlarken aşağıdaki göstergeleri dikkate alıyorum;

MEALİ;
Kafamız çooook karışık çok! Hani bazen yerlerin dibinde depresif bazen de abartılı şekilde mutlu ve enerjik uçlara savrulan kişilikler ”bipolar” olarak tanımlanır ya… İşte bu aralar bi- değil bin-polar bir haldeyiz 🙂
Çok olumsuzdan çok olumluya geniiiiiş bir aralığa yayılan bir sürü ihtimal, zihnimizi meşgul ediyor olabilir. Bu ihtimaller bolluğu bizi asıl kafamızı meşgul eden konuya, konuyla bağlantılı kişilere ve elbette kendimize, kah aklayan, kah suçlayan, kah netleşen, kah bulanan gözlerle bakmamıza neden olabilir. Hani inatçı bir hıçkırık krizine – ağlamak değil hık tutmak denilen şeyden bahsediyorum – yakalanmış kişi nasıl hiç bir diyeceğini tam diyemez ve yapamaz, her an gelmek üzere olan bir diğer hıçkırık dalgasının gerilimi içinde olursa, biz de öyle bir tetikte olma, öyle bir odaksızlık ve huzursuzluk hissedebiliriz.

Bir türlü karar veremiyor olabiliriz 🙂
Asıl sorun; çoklu senaryolar içinde savrulurken meselenin özünü ve bize düştüğünü bilip de bir türlü yapamadığımız şeyi kaçırıyor, hatta karmaşık bir algı-tepki-varsayım-kaygı-beklenti yumağına dolanarak, kaçışı uzatıyor olmamızdır!
İnsan, kontrol edilmesi mümkün olmayan bir alay dış faktörün nerelere varabileceği konusunda dahiyane öngörülerde bulunup, bunların arasından en zahmetsiz şekilde sıyrılmayı ya da içinde olduğu hali değiştirmemek için türlü bahanelere sığınmayı ister. Zaten bizi çarşafa dolaştıran, belaya bulaştıran, yol yakınken çözülecek derdi uzay boyutuna ulaştıran da hep bu suçu ve çözümü DIŞARIDA arama halidir.
Bir yandan ekonomi, politika, toplum, dünya, çevre, hukuk, guguk diye bizim akışı ve sonucu üzerinde tam bir bilgi sahibi olamadığımız, kuşbakışı göremediğimiz ve en önemlisi belirleyemediğimiz konularda çılgın yorumlar yaparız. Hayatımızda olan biten herşey için – ikili ilişkilerimiz dahil – dünya düzenini ve kendini yokeden insanlığı, kapitalizmi, batıyı, oryantalist zihniyeti, erkek-egemen toplumu, tüketimi ve etiksizliği teşvik eden medyayı, patronu, yeni neslin sorumsuzluğunu, geçen yıllar ve biten gençliği, ilk gönül yaramızı, karşı-köyün muhtarını, komşunun oğlunu, bizi zamanında gerektiği gibi yetiştirmemiş olan ailemizi suçlarız. Öbür yandan, ne dünya, ne insanlık adına üstümüze düşen en basit sorumlulukları yerine getiririz, ne de kendi hayatımızın düzeni ve akışı için ACİLEN gerekli olan önlemleri almaya çalışırız.
Çok düşünür, çok didikler, çok varsayımda bulunur, çok eleştirir, çok büyük iddialarda bulunur, çok korkar, çok hayal kurar, ama an itibariyle atılması gereken en basit, en gerekli adımı atmayız!
Bu karmaşa hissini Brecht’e ait olan ve Zülfü Livaneli’nin şarkı sözü olarak kullandığı şiir çok güzel anlatır: ”Bir çivi çakma duvara… İskemleye savur ceketi! Üç günün telaşı niye? Yarın gidersin buradan. Bırak sulama fidanı! Neye yarar bir ağaç daha? O daha boy atmadan göçmüş olursun buradan.”
Brecht bu şiiri ”Mültecilik” üzerine yazmıştır. Ama bizler hayatımızın mültecisi değil evsahibiyiz!
”Ben böyle bir dünyaya ait olmayı reddediyorum! Ben kendimi bu insanlara, bu hayata ait hissetmiyorum. Evet ben galiba kafa ve ruh olarak bir mülteciyim…” gibi romantik laflarla, ancak bir cumartesi gecesi iki kadeh içilen bir masada, bir kaç gönülde arzu kıvılcımları veya şefkat hisleri yaratırız. Ama sahip çıkmayı ve gereğini yapmayı reddettiğimiz hayatımızın sorunlarından, böyle şeylere tutunarak sıyrılamayız 😉
Görmediğimiz şudur;
Bizler, tıpkı beğenmediğimiz dünyanın, toplum yapısının, ekonomik ve ekolojik düzenin, insan ilişkilerin, bu hale gelmesine sebep olan insanlar gibi, bu hayata dair gerçek ve basit sorumluluklarımızı üstlenmekten kaçıyoruz. Sözümüzün geçtiği, türkümüzün çığırıldığı yerde paşa kesiliyor, keyif çatıyor, kural koyuyor, emir veriyor, ahkam kesiyor ve ayağımıza serilenleri en doğal hakkımız görerek yağmalıyoruz! İşimize gelmeyen, sırtımızı ısıtmayan, karnımızı doyurmayan yerde ise, kimseyi umursamıyor, hiç bir kural ve işarete saygı duymuyor, ”koparabildiğini alıp kaçmaya bakan” bir yankesici gibi davranıyoruz.
Yani biz hep ALIYORUZ! Çok, sınırsız ve hesapsız verdiğimiz zaman bile aslında duygusal olarak birilerini borçlandırıyor, bir karşılık almak, bir sonuç görmek, bir yere varmak, biz kapıyı zorlaya zorlaya kırmak ya da dibine düşüp ölerek kapıyı açmayanları suçlu hissettirmek için veriyoruz! Yani aslında istediğimizi almak için kendimizi veriyoruz 😉
Oysa iki basit kuralı var hayatın;

Yani insana düşen önce gönlünü koyduğu, anlamlı bulduğu, üstüne aldığı işler için elinden geleni samimiyetle, sabırla, gayretle, imanla, adaletle yapmaktır. Gel gör ki iman ile saplantı, vericilik ile enayilik, kararlılık ile hırs, iyimserlik ile kendini kandırmak, oluruna bırakmak ile tembellik, sabır ile inisiyatifsizlik, cesaret ile delilik, temkin ile kaygı bozukluğu, rekabet ile saldırganlık, hakkını aramak ile boynunu kopartmak, saygı duymak ile boyun eğmek, iç sesini dinlemek ile kendi yazıp kendi oynamak arasında ciddi bir fark vardır.
Eğer duygularınız dalgalanıp duruyor, içiniz bir türlü huzur bulmuyor, bir tarafınız arkaya bakıp birşeyi görmekten korkuyorsa… Ve en önemlisi kapılıp gittiğiniz bu karmaşa sizi en temel, en basit, gündelik, sade ama anlamlı işleri yapmaktan, hayata ve kendinize emek vermekten alıkoyuyor, aklınızı taktığınız bu konu dışında herşeyi boşlamanıza, herkese haksızlık etmenize, en başta da kendinizi sabote etmenize neden oluyorsa, orada ucu kaçmış bir hal ve illa ki yanlış yapılmış bir tanım vardır!
Hani yukarıda şununla bunun arasında fark vardır diye birşeyler saydım ya, işte ruh haliniz anlattığım gibi ise, o ikili tanımlardan hangisine inanmak işinize geliyorsa gerçek öbürüdür 😉
Geçmişi değiştiremeyiz. Sadece geçmişteki gibi yapma huyumuzu değiştirebiliriz. Dünyayı bir anda değiştiremeyiz ama dünyaya bakışımızı ve dünya ile  ilişkimizi değiştirebiliriz. Zaten herkes böyle yaparsa dünya da değişir.
YENİAY bizi kargaşadan sıyrılıp açık ve net bir yön seçmeye – hangi yön derseniz heyecansız ve emek isteyen ama sağlam olan yön derim – sonra da sakin, temiz, abartısız ama hakkı verilmiş adımlar atarak ilerlemeye çağırıyor!
Bu adımı atarken kurban psikolojisini bir yana bırakmamız, gücümüzü elimize almamız, kendimizi kurban etmek yerine, vazgeçemediğimiz bir huyu, bir hali, bir takıntıyı, bir rahatı kurban etmemiz gerekecektir! Bu noktayı sakın kaçırmayın 🙂
Koşullar, insanlar, kontrol dışı ihtimaller, bizi böyle yapan ve bu güne getiren olaylar zinciri içindeki hesaplaşılmamış detaylar, bize kendimizi tutunmakta zorlanan bir yabancı gibi hissettirebilir. Ama biz elimizde olan tek şeyin yani hayatımızın ve yolumuzun mültecisi değil sahibiyiz. Sahibi olduğumuz ve kontrol edebildiğimiz tek şey kendi davranışımız, kendi attığımız adım, kendi yaptığımız seçimdir!
Hayatınıza sahip çıkın!
Hayata sahip çıkmak, onu beklentilerimize göre şekillendirebileceğimizi sanmak değildir. Dağa çıkmak istiyorsanız onu düşman bellemeyin. Dağın koşullarını anlayın ve uyum sağlayın. Harekete geçeceğiniz ve duracağınız zamanı fark edin. Daha uzun ama güvenli yollar keşfedin.
Hayat öngörülebilir tek yönlü bir akış değil, atılan her bir adımla farklı yönlere açılan potansiyeller ile örülmüş bir ağdır. İnsan hep aynı yöne bakar, hep aynı şeylere takılır, hep aynı şekilde davranır ise, kendini engellenemez bir kadere kendi eliyle mahkum eder.
Elimizden geleni en iyi niyetlerle ve samimi gayretlerle yaparken, üstelik görünürde her şey iyi giderken, kontrol edilemez bir dış faktörün etkisiyle durum birden değiştiyse de, insanın vazgeçmesi gereken şey samimiyetle gayret verme alışkanlığı veya hayata dair duyduğu şevk değildir. Sadece gayret ve şevkimizin yönünün değişme vakti gelmiştir.
Hayatımızın ve içimizin dengesi kaçtıysa, mutlaka bizim de dengeyi kaçırdığımız bir yer vardır.
Şimdi dengeyi kaçırdığınız o yeri bulun. Karmaşaya sarılmayı, suçlu aramayı ya da kendinizden nefret etmeyi bırakın. Sade ve sakin bir karar alın. Sonra da ortalığa saçılmış olan çerçöpü kaldırarak, kendinize temiz bir zemin açın. Tek başınıza temizleyemeyeceğiniz şeylere takılmayın. Ama elinizde olanı mutlaka yapın. Bulaşıkları makineye koyun. Çamaşırları yıkayıp asın. Eşyaların tozunu alın. Bir duş alın. Temiz bir kıyafet giyin. Bu arada kalbinizin pasının ve gamının da yavaşça hafiflediğini göreceksiniz.
BURÇLARA GÖRE yazı geliyor 🙂 Ama bu yazıyı bir sindirmenizde fayda var. Zira orada ifade edeceğim spesifik konuları çözerken bu bakış açısına ihtiyacınız olacak.
Şimdi de bir çay koyun kendinize ya da bir kahve yapın ve müziği dinleyin…
Bakın artık ne Pink Floyd var, ne de elektronik cihazlar… Sahnede sadece kalbinde demini almış olan müziği akustik bir gitarla tek başına icra eden ve kalplere daha da derinden dokunan bir adam var. Işığınızı parlak tutun çılgın elmaslar 🙂

Exit mobile version